7.09.2022

HACI BEKTÂŞ-ı VELÎ (ö. 669/1271 [?])

 


Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonra Hacı Bektâş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolusu’nda Babaî hareketinin lideri Baba İlyâs-ı Horasânî’nin çevresine, XIV. yüzyılda Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna, XVI. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Öte yandan Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektaşîliğin pîri kabul edilmesi ve Alevî-Bektaşî kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onu çözümlenmesi gereken tarihî bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihî bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihî-menkıbevî) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.

Menkıbevî Hacı Bektaş Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Tarihî şahsiyetini menkıbevîleştiren anlaşılması ve tahlili güç bu dönüşüm süreci, onu daha XIV. yüzyıldan itibaren zamanımızda da bütün gücüyle varlığını koruyan çok önemli bir kültün, Anadolu’daki heterodoks Müslümanlığın merkez şahsiyeti yapmıştır. Mesele, Baba İlyas’ın sayısı oldukça fazla halifelerinin arasından yalnızca bu mütevazi Türkmen babasına nasip olması noktasında odaklanmaktadır. Ne Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ne Yûnus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sûfî onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Bu bağlamda, bugünkü Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’nin ölümüyle doğduğunu söylemek tarihî bir gerçeği ifade etmek olacaktır. Dolayısıyla Hacı Bektâş-ı Velî’yi bu iki paralel (yaşarken ve öldükten sonraki) kimliğiyle ele almak zarureti vardır. Ancak yaşadığı dönem ve çevreden hiçbir yazılı kaynak veya belge bugüne intikal etmediğinden onun tarihî hüviyetini belirleyebilmek mitolojik şahsiyetini tahlil etmekten çok daha zordur. Dönemin resmî kronikleri, hatta sûfî kaynakları bile ondan bahsetmez. Bu bilgi kıtlığı, Hacı Bektâş-ı Velî’yi Türkiye’de zaman zaman siyasî-ideolojik spekülasyonların itibarlı malzemesi haline getirmiştir. Bundan dolayı Hacı Bektâş-ı Velî problemini iyi anlayabilmek için hakkında bilgi veren kaynakların mahiyetinden söz etmek gerekir.

Hacı Bektâş-ı Velî’yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış ikincil kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV. yüzyılın ünlü sûfîlerinden Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihidir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaî İsyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefâî şeyhi Baba İlyâs-ı Horasânî’nin torunu olan bu sûfî şair, eserinde Hacı Bektâş-ı Velî’den kısaca bahsetmesine rağmen çok önemli ipuçları verir.

Hacı Bektâş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunu Ulu Ârif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflâkî tarafından kaleme alınan Menâḳıbü’l-ʿârifîn adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu’su ve Mevlevîliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun sûfî kimliği hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır.

XIV. yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektâş-ı Velî adına düzenlenmiş olup XV. yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî alır. Eser XV. yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz, Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XV. yüzyıla intikal etmiştir. Ayrıca bu eserin Menâkıb-ı Hâce Ahmed-i Yesevî, Menâkıb-ı Lokmân-ı Perende, Menâkıb-ı Ahî Evran ve Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî gibi XIII. yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilâyetnâme-i Hacı Bektaş veya sadece Vilâyetnâme diye tanınan bu eserin ehemmiyeti, Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektaşîlik ve Alevîlik’te bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî’yi Ahmed Yesevî geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektâş-ı Velî’nin şahsiyeti ve Bektaşîliğin tarihçesi bakımından tarihî gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır (bk. HACI BEKTAŞ VİLÂYETNÂMESİ).

Aynı yüzyılda yaşayan Lâmiî Çelebi’nin Nefehât Tercümesi’nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektâş-ı Velî’nin mistik şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV. yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyâs-ı Horasânî’nin soyuna mensup bir sûfî tarihçi olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair aile içinden gelen şifahî bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir.

Son olarak XVI. yüzyıldan Taşköprizâde’nin eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektâş-ı Velî bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnî bir velî olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilâyetnâme ve eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye’ye dayanır.

Tarihî Hacı Bektâş-ı Velî. Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyeti ve Anadolu’ya gelmeden önceki hayatı hakkında Vilâyetnâme’de yer alan menkıbevî bilgiler dışında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ancak onun “Horasan erenleri” diye bilinen Kalenderiyye akımına mensup sûfîlerden biri, dolayısıyla Horasan Melâmetiyye mektebinden olduğuna muhakkak nazarıyla bakılabilir. Bu sebeple XIII. yüzyılda Cengiz istilâsı sebebiyle Anadolu’ya vuku bulan derviş göçleri arasında, aynı mektebe mensup Yesevî veya daha kuvvetli bir ihtimalle Haydarî dervişlerinden biri olarak Anadolu’ya gelmiş olmalıdır. Burada bugüne kadar gözden kaçan önemli bir nokta, benzeri bütün Türkmen şeyhleri gibi muhtemelen Hacı Bektâş-ı Velî’nin de kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş olduğudur. Çünkü genellikle bu aşiretler (Dede Garkın’a bağlı Garkın aşireti örneğinde olduğu gibi) başlarındaki şeyhin adıyla anılıyordu. Nitekim Osmanlı tahrir defterlerine dayalı yeni bir araştırma, Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlı geniş bir Bektaşlı oymağının mevcut olduğunu ortaya koymuştur (Beldiceanu-Steinherr, sy. 81 [1991], s. 21-79).

Hacı Bektâş-ı Velî muhtemelen aşiretiyle birlikte Anadolu’da yeni bir sûfî çevreye intisap etmiş olmalıdır. Bu çevre, onun içinden geldiği Yesevîlik ve Haydarîliğe çok benzeyen ve XIII. yüzyılda Anadolu’da önce ünlü Türkmen şeyhi Dede Garkın, sonra da onun halifesi Baba İlyâs-ı Horasânî tarafından temsil edilen Vefâîlik tarikatı çevresidir. Nitekim Âşıkpaşazâde’nin kaydından, Hacı Bektâş-ı Velî ve kardeşi Menteş’in Baba İlyâs-ı Horasânî’ye intisap ettikleri, Elvan Çelebi ve Eflâkî’nin ifadelerinden de Hacı Bektaş’ın halifelik makamına kadar yükseldiği anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in 1239’da başlayan Babaî İsyanı’na iştirak ettiği ve Sivas’ta Selçuklu kuvvetleriyle yapılan muharebede öldürüldüğü, Hacı Bektâş-ı Velî’nin ise ya tasvip etmediğinden veya başka bir sebeple bu isyana katılmadığı hem Elvan Çelebi’den hem de Âşıkpaşazâde’den öğrenilmektedir. Fiilen katılmamış olsa bile isyan liderinin bir halifesi olduğundan isyanı takiben başlatılan takibattan kurtulabilmek için bir süre izini kaybettirmiş olmalıdır. Âşıkpaşazâde’ye göre Hacı Bektaş daha sonra Karayol’da (o zaman Sulucakarahöyük, bugün Hacıbektaş) ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkışın Anadolu’nun Moğol hâkimiyeti altına girmesinden, yani yaklaşık 1250’lerden sonra olduğu tahmin edilebilir.

Hacı Bektâş-ı Velî, Vilâyetnâme’den anlaşıldığı kadarıyla o zamanlar yarı göçebe Çepni oymağına mensup bir kolun (muhtemelen kendine bağlı Bektaşlı kolunun) yaşadığı bir yer olduğu için bu küçük Türkmen köyünü tercih etmiş olmalıdır. Muhtemel bir diğer sebep de Babaî İsyanı’ndan sonra Selçuklu merkezî yönetiminin gayri Sünnî (heterodoks) Türkmenler’e karşı takip ettiği politika sonucu olabildiğince gözden uzak bir yerde bulunma arzusudur. Ayrıca büyük şehirlerdeki Sünnî meslektaşlarının eleştirilerinden uzak kalmayı istemiş olması da düşünülebilir. Nitekim Mevlânâ’nın bile gıyaben tanıdığı bu Türkmen şeyhine hiç de iyi gözle bakmadığı bilinmektedir.

Bu dar çevre içinde cereyan eden hayat tarzı yüzünden Hacı Bektâş-ı Velî, Selçuklu başşehrinin veya önemli kültür merkezlerinin ilgisini çekecek ve dolayısıyla bu büyük şehirlerdeki tekkelerde yaşayan meslektaşları gibi zamanın belgelerinde iz bırakacak kadar şöhret yapmamıştır.

Vilâyetnâme’ye göre Sulucakarahöyük’te tıpkı şeyhi Baba İlyas’ınkine benzer bir hayat tarzı süren, zaman zaman bugün bir ziyaret yeri olan yakındaki bir mağarada inzivaya çekilen, zaman zaman da köyün hayvanlarını otlatmak gibi oymağının günlük işleriyle uğraşan Hacı Bektâş-ı Velî’nin asıl tarihî rolü de burada başlamaktadır. Onun buradaki hayatı artık sadece Vilâyetnâme’den takip edilebilir. Vilâyetnâme onu, Baba Resul diye meşhur Baba İlyâs-ı Horasânî’ye değil Ahmed Yesevî’ye bağlar ve doğrudan onun halifesi olarak takdim eder. Halbuki Hacı Bektaş’ın Ahmed Yesevî’nin ölümünden en az bir yarım asır sonra dünyaya geldiği muhakkaktır. Bununla birlikte Vilâyetnâme’de Hacı Bektaş’ın halifelerinden bahseden kısımda Baba Resul’ün (veya Resul Baba) adına rastlanması, Hacı Bektaş’la Baba Resul arasındaki halifelik ilişkisinin büsbütün unutulmadığını göstermektedir. Ancak Hacı Bektaş Baba Resul’ün halifesi iken Vilâyetnâme bu ilişkiyi tersine çevirmektedir. Bu durumu, 1240’ta öldürülen Baba Resul’den sonra Anadolu’da Hacı Bektaş’ın mânevî nüfuzunun giderek üstünlük kazanmaya başlamasına paralel olarak ötekinin nüfuzunun giderek zayıflamasıyla açıklamak mümkündür. Vilâyetnâme böylece, XV. yüzyılda Anadolu’daki gayri Sünnî sûfî çevrelerde artık bir tek ismin, Hacı Bektâş-ı Velî’nin hâkim olduğunu da göstermiş olmaktadır.

Hacı Bektâş-ı Velî, yine Vilâyetnâme’ye göre Sulucakarahöyük’te bir Türkmen şeyhi olarak bir yandan kendi cemaati içinde mürşidlik görevini sürdürürken bir yandan da bugünkü Ürgüp yöresindeki hıristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirip onların ihtidâsına zemin hazırlamıştır. Ayrıca şamanist Moğollar’ın da Müslümanlığı kabul etmeleri için yoğun faaliyet göstermiş, halifelerini bu amaçla Anadolu’nun dört bir köşesine yollamıştır.

Hacı Bektâş-ı Velî’nin bu faaliyeti, gerek kendisinin yaşadığı dönemin sosyal şartlarının gerek kaynakların verdiği bilgilerin tahlilinin, gerekse Bektaşîlik ve Alevilîğin klasik tarihi ve aktüel çizgisinin tabii bir gereği olarak İslâm fıkhının sıkı kurallarıyla sınırlandırılan Sünnî bir anlayışı değil, Horasan Melâmetiyyesi’nin kuru zühd karşıtı cezbeci karakteriyle karışık gayri Sünnî bir yorumunu yansıtmaktaydı. Bu yorum, muhtemelen, Türkmenler arasında hâlâ kuvvetle yaşamakta olan eski İslâm öncesi dinî-mistik inançlarla karışık yarı hurafevî bir İslâm anlayışının telkin ve tâlimini de ihtiva ediyordu. Bu anlayış, tasavvufun yapısından kaynaklanan geniş bir hoşgörüye dayanmakla beraber, aynı zamanda mühtedileri birdenbire kendi kültür çevrelerinden koparıp ürkmelerine sebebiyet vermeden eski inançlarını da kendi içerisinde değerlendiren bağdaştırmacı (syncrétique) bir İslâm anlayışıydı. Onun bu yönteminin Anadolu’nun müslüman ve gayri müslim toplumları arasında önemli bir yakınlaşma ortamının doğmasına yol açtığı söylenebilir. Nitekim bölge hıristiyanlarının da ona büyük bir yakınlık duyduğu ve kendisini Aziz Charalambos adıyla takdis ettikleri bilinmektedir. Öyle görünüyor ki Hacı Bektâş-ı Velî, zaman zaman bazı Moğol idarî otoritelerine karşı çıkmak durumunda kalmış olsa da Sulucakarahöyük’teki mütevazi zâviyesinde bu şekilde ömrünü tamamlamıştır. 691 (1292) tarihli bir vakfiye kaydında kendisinden “merhum” diye bahsedildiğine göre (Birge, s. 41) bu tarihten önce muhtemelen 669’da (1271) vefat etmiştir.

Hacı Bektâş-ı Velî’nin nasıl bir sûfî kimliği temsil ettiği, hangi tarikat çevresine dahil olduğu, kendi adını verdiği yeni bir tarikat kurup kurmadığı, Bektaşîliğin onunla ilgisi gibi sorulara gelince, önce eş-Şeḳāʾiḳu’n-nuʿmâniyye hariç yukarıda sayılan kaynakların hiçbirinin onu klasik anlamda Sünnî bir sûfî olarak görmediği özellikle vurgulanmalıdır. Kendini Hacı Bektâş-ı Velî’ye bağlayan Bektaşîliğin ve Alevîliğin gayri Sünnî yapısı da bunun en kuvvetli delilidir. Bektaşîliğin önceleri Sünnî bir tarikat olduğunu, fakat Balım Sultan tarafından bugün bilinen hüviyetine sokulduğunu ileri süren tezin ilmî ve tarihî hiçbir temeli yoktur. Hacı Bektâş-ı Velî’nin Sünnî bir mutasavvıf olduğunu ileri sürenler onun nasıl bir sosyal tabanın mensubu bulunduğunu, bu tabanın sosyokültürel ve dinî yapısının karakteristiklerini hiç hesaba katmadan genellikle ona izâfe edilen Maḳālât adlı esere dayanırlar. Bugüne kadar değişik araştırmacılar tarafından birkaç defa yayımlanmış olup tasavvufa yeni intisap eden müridler için basit seviyede bir el kitabı niteliğini taşıyan bu eserin muhteva kritiği yapılmamıştır. Maḳālât üzerinde en kapsamlı çalışmayı gerçekleştiren Esat Coşan bir tasavvuf edebiyatçısı gözüyle eserin yalnız muhteva tasvirini yapmış, tarihî tenkidine girişmemiştir. Halbuki klasik tasavvuf edebiyatında Maḳālât ve Vâridât adlarını taşıyan benzeri eserlerin hemen hepsi daha sonraları anonim derleyiciler tarafından kitap haline getirilmiştir. Nitekim Maḳālât’ta da, bu tür bir eser olduğunu açıkça gösteren ibareler vardır (s. 14, 35). Dolayısıyla bu eserlerin asıllarından uzaklaşmaları ihtimali çok yüksektir. Hacı Bektâş-ı Velî’ye izâfe edilen diğer eserler gibi Maḳālât’ın da onun kaleminden çıkmış olduğu tarihen ispat edilmemiştir. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî konumundaki konar göçer bir Türkmen sûfîsinin bu tarz eserler yazıp yazamayacağı tartışılabilir. Öte yandan bu çevrelerdeki tasavvuf geleneğinin yazılı eserlerden çok sözlü geleneğe dayandığı bilinmektedir.

Hacı Bektaş’ın tasavvufî şahsiyetine gelince, başta Âşıkpaşazâde olmak üzere daha sonraki birtakım kaynaklar da onu meczup bir derviş olarak tanıtırlar. Âşıkpaşazâde, Hacı Bektaş’ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp kendini bilemeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken XV. yüzyıl müelliflerinden Emînüddin b. Dâvûd Fakīh onun hakkında “meczûb-ı mutlak” tabirini kullanır. XVI. yüzyılda ise Vâhidî, hiçbir şeyin farkına varamayacak derecede meczup olan Hacı Bektaş’ın “bu hal ile âhirete irtihal ettiğini” yazar. Bu kaynakların Hacı Bektaş hakkındaki mütalaaları gibi, Vilâyetnâme’ye dayanan M. Fuad Köprülü’nün Hacı Bektaş’ın İslâmî ilimlerde otorite olacak derecede âlim bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmesi de kolay kabul edilecek bir fikir değildir. Eğer Hacı Bektaş gerçekten kendini bilemeyecek kadar meczup olsaydı Vilâyetnâme’de anlatılanlarla bir ilgisi bulunamazdı. Öte yandan, onun gibi göçebe bir Türkmen şeyhinin ne böyle bir ortamda İslâmî ilimlerde otorite olacak bir ilmî seviyeye yükselme imkânını bulması, ne de böyle bir imkân bulduktan sonra bu çevrelere geri dönmesi pek kolay kabul edilecek bir şeydir. Ayrıca bir Türkmen şeyhinin âlim olması da gerekli değildir. Vilâyetnâme’nin bu yoldaki ifadelerinin Hacı Bektâş-ı Velî’yi yüceltmeye yönelik bir tutumun eseri olduğu söylenebilir.

Vilâyetnâme’nin ortaya koyduğu bir başka problem de Hacı Bektaş’ın İmâmiyye mezhebine mensup olup olmadığı meselesidir. Vilâyetnâme, Hacı Bektâş-ı Velî’yi İmam Mûsâ el-Kâzım soyuna nisbet etmek suretiyle hem onu bir seyyid yapar hem de böylece Şiî bir mutasavvıf olarak takdim eder. Ancak Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolu’sunda İmâmiyye veya İsmâiliyye mezhebinin mevcudiyetine dair herhangi bir ipucuna bugüne kadar rastlanmadığı göz önüne alınarak bu telakki, XV. yüzyıl sonlarında Vilâyetnâme’nin kaleme alındığı yıllarda bu çevrelere artık nüfuz etmiş bulunan İmâmiyye inançlarının bir etkisi olarak değerlendirilmelidir. Bektaşîlik XVI. yüzyılda bu etkileri almış olarak kurulduğundan bugün Hacı Bektâş-ı Velî’nin böyle bir kimliğe nisbeti Alevî-Bektaşî çevrelerce tereddütsüz kabul görmektedir.

Vilâyetnâme’nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektâş-ı Velî’nin, hem Ahmed Yesevî hem de Yesevîlik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbüddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydarî şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflâkî ve Âşıkpaşazâde’nin eserleri de onun Vefâî şeyhi olan Baba İlyâs-ı Horasânî’nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektâş-ı Velî’nin büyük bir ihtimalle Yesevîlik ile Kalenderîliğin karışımından oluşan Haydarîlik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği, daha sonra Baba İlyâs-ı Horasânî çevresine girerek Vefâîlik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar da böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda adını taşımasına rağmen Bektaşîliği kendisinin kurmadığı muhakkaktır.

Hacı Bektâş-ı Velî’ye başta Maḳālât olmak üzere (bu eserin pek çok nüshası mevcuttur, meselâ bk. Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 1500) birtakım eserler izâfe edilir. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1. Kitâbü’l-Fevâid (İÜ Ktp., TY, nr. 55). 2. Nesâyih-i Hacı Bektâş-ı Velî (Hacıbektaş İlçe Halk Ktp., nr. 29’daki mecmua içinde). 3. Risâle (Staatsbibliothek, Marburg, MS, Or, Oct, nr. 3049). Bunların dışında Hacı Bektâş-ı Velî’ye Tefsîr-i Fâtiha, Şathiyye, Şerh-i Besmele gibi birkaç eser daha mal edilirse de bunların onun tarafından yazıldığına dair hiçbir ilmî delil ortaya konulamamıştır.

Menkıbevî Hacı Bektâş-ı Velî. Bektaşîlik’ten başka hiçbir tarikatın pîri bu derece muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Hemen hiçbir tarikatın pîri Hacı Bektâş-ı Velî’nin Bektaşîlik’teki yeriyle karşılaştırılamaz. Tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’nin menkıbevî, hatta menkıbevîlikten de öte mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî’ye dönüşerek böyle bir kutsallık kazanması ve bir iman konusu olması hadisesinin nasıl meydana geldiği ve hangi sürecin ürünü olduğu ve bu sürecin nasıl gerçekleştiği gibi önemli soruların cevabı, Antalya-Elmalı yakınındaki Tekkeköy’de bulunan türbesinde medfun Abdal Mûsâ’da düğümlenmektedir. M. Fuad Köprülü, XIV. yüzyılda Hacı Bektâş-ı Velî’nin Sulucakarahöyük’teki tekkesinden yetişen bu mühim şahsiyetin Hacı Bektâş-ı Velî kültünün yayılmasında nasıl büyük bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Köprülü’nün incelemelerinden ve daha sonraki araştırmalardan çıkan sonuca göre yaşadığı dönemde pek tanınmayan bu mütevazi Türkmen şeyhini, gerek hayatta iken gerekse ölümünden kendi zamanına kadar geçen süre içinde üretilen menkıbeler aracılığıyla yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği başta olmak üzere bütün Orta ve Batı Anadolu’da tanıtarak âdeta tekrar hayata kavuşturan Abdal Mûsâ olmuştur. XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Hacı Bektâş-ı Velî Tekkesi’nin şeyhi olan Abdal Mûsâ, beraberindeki bir kısım Haydarî dervişleriyle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına gitmiş, orada Orhan Gazi’nin hizmetine girerek fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun gerçekleştirdiği asıl büyük iş, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektâş-ı Velî’nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. Abdal Mûsâ bunu önce Bursa havalisinde yapmış, daha sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya’ya giderek yerleştiği bugün Tekkeköy adını taşıyan yerdeki zâviyesinde sürdürmüştür.

Bu süreç içinde menkıbeleşen tarihî ve efsanevî geleneklerin XV. yüzyılın son yıllarında yazıya geçirilmiş şeklinden ibaret olan Vilâyetnâme çoğunluğu itibariyle bu mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî’yi yansıtır. Ancak bu husus eserin tarihî hiçbir temeli bulunmadığı anlamına gelmez. Vilâyetnâme’de Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini aydınlatmaya yarayacak oldukça değerli ipuçları da vardır. Alevî-Bektaşî toplulukları bugün Hacı Bektâş-ı Velî’yi Vilâyetnâme’nin takdim ettiği mitolojik çerçevede tanırlar.

Vilâyetnâme’deki Hacı Bektâş-ı Velî’nin en belirgin niteliği on iki imam soyuna nisbet edilmesi, yani Peygamber soyuna mensup bir seyyid olmasıdır. Babası İbrâhîm-i Sânî, İmam Mûsâ el-Kâzım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır; dolayısıyla Hacı Bektâş-ı Velî bir şehzadedir. Küçükken önce ünlü sûfî Lokmân-ı Perende’nin, ardından onun tavsiyesiyle Ahmed Yesevî’nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok keramet göstererek herkesi hayretler içinde bırakır. Ahmed Yesevî’nin “nefes evlâdı” olan Kutbüddin Haydar’ı esir düştüğü Bedahşan ilindeki kâfirlerin elinden kurtarır. Daha sonra onun artık olgunlaştığını gören Ahmed Yesevî, kendisine halifelik sembolleri olan cihâz-ı fakrı (taç, şamdan, seccade, sofra ve alem) teslim eder, beline tahta kılıcını kuşatır ve Diyârırûm’u irşad etmekle görevlendirir. Önce Mekke’ye giderek hac görevini ifa eden Bektaş “hacı” unvanını alır. Dönüşte Necef’i ve Kerbelâ’yı ziyaret edip Anadolu’ya geçer. Buradaki Rum erenleri onun gelişinden haberdar olurlarsa da buna pek sevinmezler. Hacı Bektâş-ı Velî, Çepni oymağına mensup konar göçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük’e gelir ve Kadıncık Ana’nın evine misafir olur. Bu arada kerametleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder. Bir müddet sonra bugünkü dergâhın yerinde ilk inziva mahalli olan Kızılca Halvet’i yapar. Hacı Bektâş-ı Velî artık kendini kabul ettirmiş ve mürid edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki velîler onu kıskanır ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de hepsini utandırır. Avucundaki yeşil beni göstererek Hz. Ali’nin mazharı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum’un en büyük evliyası olduğu anlaşılır.

Hacı Bektâş-ı Velî buradaki ikameti esnasında Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî, Ahî Evran gibi büyük Rum velîleriyle yakınlık kurar; çevredeki gayri müslimlerle yakın ilişkiler içine girer. Tanıştığı Moğol otoritelerinden bir kısmının müslüman olmasını sağlar. Birçok halife yetiştirir; ölümünden az önce her birine icâzetnâmesini vererek Anadolu’nun bir yöresine yollar ve kendisi de kerametine yakışır bir şekilde vefat eder.

Buraya kadar anlatılanlardan çıkan sonuca göre Hacı Bektâş-ı Velî’nin asıl şöhreti ve etrafında teşekkül eden muazzam kült onun vefatından sonra oluşmuştur. Bu kültün esas kaynağı da o zamanlar çok muhtemel olarak bir Haydarî zâviyesi olan Sulucakarahöyük’teki dergâhıdır.

Bu tarihî hadise Hacı Bektâş-ı Velî kültünün önce, hayatta iken bizzat Hacı Bektaş’ın da mensubu bulunduğu Haydarî tarikatı dervişleri arasında ortaya çıkıp geliştiğini ve onlar vasıtasıyla her tarafa yayıldığını gösterir. Osmanlı gazileri aracılığıyla Hacı Bektâş-ı Velî’yi tanıyan Osmanlı sultanları Yeniçeri Ocağı’nı kurarken gaziler arasında yaygın olan güçlü kült sebebiyle ocağı ona bağlamışlar, böylece Hacı Bektâş-ı Velî’nin hâtırası Osmanlı topraklarında giderek gelişmek suretiyle büyüyüp ünlenmiştir. XVI. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Balım Sultan, Haydarîlik’ten ayrılıp Osmanlı hükümet merkezinin desteğini de alarak Bektaşîlik tarikatını Hacı Bektâş-ı Velî’nin adına bugün bilinen şekliyle kurmuştur. Böylece Anadolu Türk gayri Sünnîliği, merkezine Hacı Bektâş-ı Velî’yi yerleştirerek teşekkül sürecini fiilen tamamlamıştır.


BİBLİYOGRAFYA

Hacı Bektâş-ı Velî, Maḳālât (nşr. M. Esad Coşan), İstanbul 1986, s. 17-61.

Manakıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî: Vilâyet-nâme (haz. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul 1958.

, s. 169-170.

, I, 381.

, s. 204-205.

Vâhidî, Menâkıb-ı Hoca-i Cihân, Bibliothèque Nationale, suppl. turc, nr. 1585, vr. 72a.

, s. 671-672.

, s. 44.

Âlî Mustafa, Künhü’l-ahbâr, İstanbul 1286, V, 54 vd.

, I-III; VI-VIII, tür.yer.

Derviş Burhan, Vilâyetnâme-i Hâcım Sultân: Das Vilâjet-nâme des Hâdschim Sultan (nşr. R. Tschudi), Berlin 1914, s. 1-24.

M. Fuad Köprülü, “Les origines du Bektachisme: Essai sur le développement historique de l’hétéreodoxie musulmane en Asie mineure”, Extrait des actes du congrès international d’histoire des religions, Paris 1926, s. 20-25.

a.mlf., İlk Mutasavvıflar, Ankara 1966, s. 39-47.

a.mlf., Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1980, s. 249-250.

a.mlf., “Anadolu’da İslâmiyet”, , II/4-6 (1922), s. 405-406.

a.mlf., “Bemerkungen zur Religionsgeschichte Kleinasiens”, , II (1922), s. 203-222.

a.mlf., “Bektaşîliğin Menşe’leri”, , II/8 (1341), s. 136-140.

a.mlf., “Bektaş”, , II, 461-464.

Hilmi Ziya [Ülken], Türk Tefekkür Tarihi, İstanbul 1934, II, 255-262.

a.mlf., “Hacı Bektaş-ı Velî”, Mihrab, II/15-16, İstanbul 1922, s. 515-530.

J. K. Birge, The Bektashi Order of Dervishes, London 1937, s. 33-51.

Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1959, s. 238-239.

a.mlf., “Bektaş”, , VI, 32-34.

E. Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 298-301.

Cl. Cahen, Pre Ottoman Turkey, London 1968, s. 354.

a.mlf., “Le problème du Shiisme en Asie mineure pré-ottomane”, Le Shiisme imamite, Paris 1970, s. 122 vd.

a.mlf., La Turquie pré-ottomane, İstanbul 1988, s. 334.

S. Vryonis, The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor, London 1971, s. 369-381.

H. J. Kissling, “Bektaş, Hacı”, Biographisches Lexikon, München 1974, I, 170-171.

Irène Mélikoff, “Un ordre de derviches colonisateurs: Les Bektashis”, Mémorial Ömer Lûtfi Barkan, Paris 1980, s. 149-157.

a.mlf., “L’Ordre des Bektaşis et les groupes relevant de Hacı Bektaş: Survol du problème”, Sur les traces du soufisme turc: recherches sur l’lslam populaire en Anatolie, İstanbul 1992, s. 5-10.

a.mlf., “Yunus Emre ile Hacı Bektaş”, , XX (1973), s. 29 vd.

Ahmet Yaşar Ocak, La Révolte de Baba Resul ou la formation de l’hétérodoxie musulmane en Anatolie au XIIIe siècle, Ankara 1989, s. 87-96.

a.mlf., “Anadolu Heterodoks Türk Sûfîliğinin Temel Taşı: Hacı Bektaş-ı Velî el-Horasanî (?-1271)”, Yunus Emre, Nasrettin Hoca ve Hacı Bektaş Velî Düşüncesinde Hoşgörü, Ankara 1995, s. 185-201.

Ahmet T. Karamustafa, “Early Sufism in Eastern Anatolia”, Classical Persian Sufism: from its Origins to Rumi (ed. Leonard Lewisohn), London 1993, s. 186-190.

Martin van Bruinessen, “When Haji Bektash still Bore the Name of Sultan Sahak”, Bektachiyya: Études sur l’ordre mystique des Bektachis et les groupes relevant de Hadji Bektach (ed. A. Popovic – G. Veinstein), İstanbul 1995, s. 117-138.

Tevfik Sincânî – Kāsım Ensârî, “Ḥâcî Bektâş-ı Velî ve Ṭarîḳat-ı Bektâşiyye”, Neşriyye-i Dânişgede-i Edebiyyât ve ʿUlûm-i İnsânî, XXVIII/120, Tebriz 1977, s. 505-513.

Mürsel Öztürk, “Hacı Bektaş-ı Veli”, , L/198 (1986), s. 885-894.

I. Beldiceanu-Steinherr, “Les Bektašī la lumière des recensements ottomans (XVe-XVIe siècles)”, , sy. 81 (1991), s. 21-79.

R. Tschudi, “Bektās̲h̲iyya”, , I, 1161-1163.

Hamid Algar, “Bektāš, Ḥājī”, , IV, 116-122.



19.03.2020

El Habîr


Alîm ismiyle Habîr isminin mânâları birbirine çok yakındır. Şu var ki, Alîm ismi daha umumîdir.

Habîr denilince, haberdar olan, ilminden bir şey saklanamayan mânâsı hatıra gelir. Yani Alîm ismi, ‘gizli-aşikâr her şeyi bilen’ mânâsını ifade ederken, Habîr ismi biraz daha hususiyet arz eder ve bize göre gizli olan şeylerin O Habîr için aşikâr olduğunu ders verir. Hiçbir hadise ve hatıranın, hiçbir düşünce ve niyetin Allah’tan gizlenemeyeceğini ifade eder.

Allah’ın Habîr olduğunu bilen bir mü’min, O’nun razı olmayacağı her türlü söz, fiil ve halden uzak kalmaya çalışır. Kendi iç âleminde olup bitenlerden hiçbirinin, Latîf ve Habîr olan Allah’tan gizli kalamayacağını düşünür. Kalbini yanlış inançlardan, aklını bâtıl düşüncelerden, hayalini faydasız meşguliyetlerden korumaya gayret eder.

İmam Gazâlî Hazretleri insanın, ‘kendi ruh dünyasında cereyan eden ve başkalarının bilemediği şeyleri vicdanen bilmesi’ cihetiyle, bu isme mazhar olduğunu söyler.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

El Ganîyy


Hiçbir hâlde, hiçbir zamanda, hiçbir yerde ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, tek ve gerçek zenginlik Sahibi olandır Allah. (azze ve celle)

Muhtaç durumda olan ise kullardır. Dünyanın en zengin insanı da olsa mutlaka bir şeylere muhtaç ve bir şeylerden mahrumdur. Bir başka şeye, bir başka insana muhtaç olanın ise zenginliğinin gerçek olduğundan söz edilemez.
Aziz ve Celil Olan Allah, sonsuz hazinelerin sahibidir; geçici zenginlikleri de kullarına verendir. Allah (azze ve celle) verdiği bu geçici zenginlikle de insanları imtihan eder.
Aziz ve Celil Olan Allah'ın Lütfu ve Keremiyle kullarına bağışladığı bütün zenginlikler; duygular; bilgi; ilim; mal; mülk yine O'nun Ganî Adının tecellisi olarak ve O'nun rızası için paylaşılmalıdır.
Böylece Aziz ve Celil Olan Allah, hem sahip olunanı; merhamet, şefkat, sevgi, paylaşma duygularını, bilgiyi, ilmi, mal ve mülkü bereketlendirir hem de Ahirette karşılığını misliyle verir.

"Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır."
(Fatır Suresi 15. Ayet Meali)

Ey bütün zenginliklerin Sahibi!
Ey bütün iyiliklerin Sahibi!
Ey zenginlik Veren!
Ey El Uzatan muhtaçlara!
Ey övülmeye lâyık!
Ey Hamid!
Ey Ganî!
Ey yoluna râm olduğum Allah!

Bütün iyiliklerin Sahibi yalnız Sensin Allah'ım!
Bütün zenginliklerin Sahibi yalnız Sensin!
Bütün hamdler Sanadır!
Sanadır bütün övgüler!
Ebedi Vasfındır Ganîlik Allah'ım!
Muhtaçlık ebedi vasfımızdır!
Muhtaç olan zengin olamaz Allah'ım!
Ganî olamaz muhtaç olan!
Yegâne Ganî Sensin!
Bütün zenginlikler Senindir!
Sendendir bütün zenginlikler!

Senin Fazlın Rahmetin olmadan iyilik sahibi olamaz hiçbir kul!
Adaletin ve Hikmetinle, iznin olmadan hiçbir kul kötülük yapamaz!
Muhtacız biz Senin Kapına Rabb'im;
İhsanına muhtacız;
İkramına muhtacız;
Affına muhtacız;
Korumana muhtacız;
Dostluğuna muhtacız;
Rızkına muhtacız!
Ganî Adınla Rabb'im;
Bize ihsan et!
Bize ikram et Ganî Adınla!
Bizi affet!
Bizi koru!
Hayırlı rızık ver bize!
Bize dost ol!
Dost kıl bizi Kendine Rabb'im!

Busr b. Cuhaş el Kureyşi'den naklen:
"Bir gün Hazreti Peygamber(SallALLAH u Aleyhi ve Selem) avucuna tükürdü;
üzerine parmağını koyduktan sonra şöyle dedi.'Allah Teâlâ buyurdu ki: "Ey insanoğlu! Sen beni nasıl aciz bırakabilirsin ki? Seni buna benzer bir şeyden Yarattım:sonra sana bir düzen ve biçim verip kıvama getirdim. Yeryüzünde yürümeye ve sınırlar koymaya başladın. Mal topladın, kimseye dağıtmadın. Can boğaza gelip dayanınca ‘sadaka vereyim' dedin. Artık şimdi mi sadaka vereceksin?"

Ey bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gideren!
Ey verdikçe hazinesi eksilmeyen!
Ey Ganî!
Ey Allah!
Bir damla sudan Yarattığını bizi,
Unutturma bize Allah'ım hiçbir zaman!
Bir damla su kadar aciziz şimdi;
Bir damla su kadar çaresiz!
Bu bir damla su kadar aciz kullarına Rabb'im;
Zenginlik Veren Sensin Ganî Adınla!
Bizi ihsan sahibi,
Bizi ikram sahibi yapan Sensin!
İkramınla;
İhsanınla;
Lütfunla;
Ve Ganî Adınla;
Verdiklerinden dağıtmamızı nasip et Rabb'im Rızan için!
Sadaka verenlerden,
İhsan ve ikram edenlerden eyle bizi Ganî Adınla!
HHH
"...Allahü Teâlâ âlemlerden ganîdir." (l-i İmrân Sûresi 97. Ayet Meali)

Ne ibadetlerimize muhtaçsın Sen Allah'ım!
Ne de inanmayanların bir zararı dokunabilir Sana!
Sen Ganîsin Allah'ım!
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan yegâne Varlık Sensin!
Sana,
Yalnız Sana muhtaç olduğumuzu,
Unutturma Rabb'im, Ganî Adınla!
Senin bize tanıttığın gibi tanımamızı nasip et Seni!
Seni tanımamızı nasip et ki bize;
Tek Kadir-i Mutlak;
Tek Diri;
Tek Koruyan;
Tek Bağışlayan;
Tek rızık Veren;
Tek irşad Eden;
Tek kalpleri Çeviren;
Tek Zengin,
Sen olduğun hakikati bir an bile silinmesin kalplerimizden!
Seni tanıdıkça;
Tanıttıkça bize Kendini;
Rızana yaklaştır bizi Allah'ım!
Bizi Sana dost kıl!
HHH
"Kim Allah'a kavuşmayı umarsa şüphe yok ki Allah'ın tayin ettiği o vakit mutlaka gelecektir." (Ankebut Suresi 5. Ayet Meali)

Lütfunu;
Ganîliğini;
İhsanını,
Müşahede edecek göz ver bize Allah'ım!
Kerem gözüyle müşahede etmemizi nasip eyle Allah'ım nimetlerini!
Öyle ki Sana ne kadar muhtaç olduğumuzun şuurunda olalım!
Şükür kapılarını aç böylece bize Rabb'im!
Böylece bize nimet kapılarını aç!
Peş peşe verdiğin nimetlerle kalbimizde sürur bulutları dolaşsın!
Kalbimizin semasında yayılıp ufkunu sürurla doldursun Açtığın kapılar!
Ve Sana yaklaşmanın sevinciyle;
İhsan ve Rahmetinin ferahlığıyla
Yağsın yağmurlar kalbimize!

"Rabb'im! Beni Müslüman olarak öldür." (Yusuf Suresi 101. Ayet Meali)

Ey âlemlerden ganî olan Allah'ım!
Sen bütün zenginliklerin Sahibisin!
Zenginliğin en zenginliği Zikrin;
Düşmesin dilimden son nefesime kadar!
Son nefesime kadar Senin Güzel Adların dilimden düşmesin!
Sen Ganisin Rabb'im;
Hiçbir şeye muhtaç olmayan yegâne Varlık Sensin!
Rahmetine;
Merhametine;
Rızana;
Affına muhtaç bu kalbi;
Hiçbir şeye
muhtaç olmayan Gani Adınla Rabb'im;
Utandırma Dergâhında!
Yusuf'un (Aleyhisselam) diliyle dua ederim Sana Rabb'im;
Duamı kabul et Dergâhında!
"Rabb'im, beni Müslüman olarak öldür!"
Amin! Amin! Amin!
V'el Hamdülillahi Rabbi'l Alemin

12.05.2018

EL-ĞAFÛR


Değerli kardeşimiz,

“Affediciliği tam olan.”

“Kulların kusurlarını melaike ve ruhanîlere karşı örten.”

“... Muhakkak ki, Allah bütün günahları bağışlar.
O Ğafur ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 39/53)
Bir âyet-i kerîmede, mealen şöyle buyrulmuştur:

“De ki: Ey nefislerinde israfa giren (haddi aşarak günah işlemekle nefislerine zulmeden) kullarım. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Muhakkak ki, Allah bütün günahları bağışlar. O Ğafur ve Rahîm’dir.” (Zümer Sûresi, 39/53)

Âyette geçen ‘nefis’ kelimesi, ‘zât’ mânâsına gelir ve insana emanet olarak verilen bütün organları, duyguları, hissiyatı, akıl ve kalbi içine alır.

Nur Külliyatı'nda şöyle bir cümle geçer:

“En kıymetdar âletleri, en kıymetsiz şeylerde sarfedip nefsine zulmettin.” (Sözler)

Aklını yanlış fikirlerle meşgul eden, kalbine bâtıl sevgileri yerleştiren, gözüyle harama bakan, diliyle yalan söyleyen, kısacası kendisine emanet verilen bütün o kıymetli aletleri ve duyguları, yanlış yolda kullanan insanlar ‘nefislerinde israfa girmiş’ kullardırlar. Bu âyet-i kerîme ile, insanların böyle bir israftan sakınmaları gereğine işaret edilmiş ve şeytana uyarak böyle bir hataya düşmeleri halinde de ümitsizliğe kapılmayarak, Allah’ın mağfiretine sığınmaları ders verilmiştir.

Her ikisi de ‘affedicilik’ mânâsını ifade eden Ğaffar ismiyle Ğafur ismi arasındaki ince farkı, İmam Gazâlî Hazretleri şöyle açıklar:

“Ğaffar, tekrar tekrar affeden demektir. Ğafur ise, affediciliği tam olup, afv ve mağfiretin en ileri derecesinde bulunan mânâsına gelir.”

Bu iki isimden kulun alacağı nasip, iki maddede özetlenebilir:

İnsan nefis ve şeytana uyarak bir günah işlediğinde, derhal tövbe etmeli ve ümitsizliğe düşmemek için Allah’ın Ğafur olduğunu hatırlamalıdır.

Kulun bu isimden alacağı diğer nasip ise, mü’minlerin hatalarını örtmesi, başkalarına anlatmaması ve onları bağışlamasıdır.

İnsan, kendi cüz’î izzetine karşı işlenen küçük hataları affedebilmelidir ki, sonsuz izzet ve azamet sahibi olan Allah’a karşı işlediği isyanların affını dilemeye yüzü olabilsin.


Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

3.04.2016

El Gaffar

El Esmaul Husna: El-Ğaffar Mumsema EL-ĞAFFAR “Mağfireti , bağışlaması pek çok olan.” “Kullarının günahlarını affetmekle örten.” Taberî “Tekrar tekrar affeden.” (Gazâlî) “Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.” (Nuh, 71/10) EL-ĞAFFAR Günahlarına aldırış etmeksizin, Cennete gireceğinden emin bir halde yaşamak, büyük bir gaflet olduğu gibi, isyanlarına bakarak ‘ben artık mağfiret olunmam’ demek de büyük bir hatadır. Birinci hal Allah’ın gazabından emin olmak, ikincisi ise rahmetinden ümit kesmekle yeise düşmektir. İşte Ğaffar ismi, insanı yeisten kurtaran en büyük bir ümit kaynağıdır. İmam Gazâlî Hazretleri, Ğaffar isminin ‘kötüyü, çirkini örten’ mânâsına geldiğini zikrettikten sonra, önemli bir noktaya dikkatimizi çeker: “Allah, insanın yüzünü, gözünü, elini açığa çıkardığı halde;midesini, bağırsaklarını ve sair görünmesi hoş olmayan organlarını içeride yaratmıştır. Onları böylece örten Allah, kulunun günahlarını da örter” Yine o büyük İmam, Ğaffar ismine, ‘tekrar tekrar affeden’ mânâsı vermiştir. Bu mânâyı düşünürken, Hazreti Mevlâna’nın, bazı haddini bilmezlerce tenkit konusu yapılan bir mısrası hatırıma geldi: “Bin defa tövbe şişesini kırmış olsan yine gel!” ‘Tövbe şişesini kırmak,’ günahkâr Müslümanlar için söz konusudur. Bu söz, o büyük insanın Ğaffar isminin inceliklerini çok iyi kavradığının işareti iken, maalesef çok yanlış şekilde ele alındı ve o muhterem zâta cahilce hücum edildi. Tövbesini defalarca bozan bir kul, pişman olarak Allah’ın dergahına sığınsa ve affını dilese, Ğaffar ismi gereği, Allah bu kulu affeder. Allah’ın affettiğini kulların etmemesi, işin içine nefsin, hissin ve dar görüşlülüğün girdiğini gösterir. Kendisine yapılan bir kötülüğü yıllarca unutamayıp, mü’min kardeşini affetmeye yanaşmayan bir insanın, Hazreti Mevlâna’nın bu sözünü kavraması oldukça zordur. ••• Ğaffar isminden nasiplenmenin birinci şartı, pişmanlık duymak, tövbe ve istiğfar ile mağfiret kapısını çalmaktır. Bir diğer şartı da, başkalarını affetmek, kusurlarını örtmektir. Affedenin, mağfiret olunması kuvvetle umulur.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)

El Fettah



El Evvel


Ed Darr


Ed-Darr : الضار 

Cenab-ı Hak buyuruyor:
“Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O’na yalvarmaktasınız.” (Nahl,53) 
“Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, herşeye güç yetirendir.” (Enam,17)
Menfaatleri ve mazaaratları yaratan, ancak Allah’tır.
Bütün olaylar sebeplerle meydana geliyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Onlar ancak insanların elinde birer tutamak ve Hak’tan bir isteme vesikası olmak üzere yaratılmıştır.
İnsanın menfaat ve zararlarına  hakim ve rakipsiz müessir ancak Allah’tır. O, insanlara, menfaat ve zararları ayırd edici kuvvet vermiştir.

Ed-Darr Esması
Ed-Darr Esması

Allah’ın bir zarar vermeyi  dilemesini hiç bir şey önleyemez.
Allah her şeyi yaratan ve yarattığına bir etki koyandır. Her şeyin olumlu ve olumsuz etkisi O’nun yed-i kudretindedir. O’nun iradesi, dilemesi ve izni olmadan hiçbir şey etkisini gösteremez.
Allah’a sadece Dâr ismiyle dua etmek caiz değildir. Bu nedenle her iki isimle (Darr, Nâfi) birlikte dua edilmelidir. Bu iki ismin birlikte zikredilmesi, Allah’ın dilediğine yarar sağlamaya dilediğine de zarar vermeye kadir olduğunu gösterir. Zira zarar verme veya yarar sağlama gücüne sahip olmayanın varlığı ve etkiside olmaz.
Tatlı, güzel şeyleri halkeden Rabbimiz olduğu gibi; acı, sıkıntılı ve kederli şeyleri de O yaratmıştır.
Ed Darr Ebced değeri ve zikir saati:ED-DARR isminin zikri(1001) adettir.Zikir saati Merih, günü Salı‘dır.

Ed -Darr esmasını bilmenin faydaları

  • Her müslüman Allah’tan başka zarar veren biri olmadığına inanmalı, O’nun iradesi ve fiiliyle gerçekleştiğini bilmelidir. Dünya hayatı da ahiret hayatı da yarar ve zarar arasında taksim edilmiştir. Buna göre cennet saf yarar, cehennem de saf zarardır. Dünyada geçekleşen zarar, ahiret için bir yarara dönüşebilir. Bu durumda bu dünyadaki zarar, mecazi anlamdadır. Eğer dünyadaki  zarar, ahiret için de bir zarar ise bu durumda zarar gerçek anlamdadır.

Ed-Darr Esmasının Faziletleri, Havas ve Esrarı

  • Ed-Darr ism-i şerifi, zalimlerin maddeten ve manen zarara uğraması için, “Ya Darr Celle celalühü” diye 101 kere okunur.
  • Ed- Darr ism-i şerifin zikrini her Cuma gecesi 100 kere okumaya devam eden kimsenin vücudu afiyette olur.İnsanlar kendisini sever.
  • Belirtilen esaslara uygun olarak, kim bu ismin zikrine devam ederse, kendisine düşmanlık eden, kin besleyenler, kısa zamanda dağılıp perişan olurlar.Düşmanlığa devam edenler ise bir süre sonra helak olurlar.
  • Her Cuma gecesi “YA DARR” diye zikreden kimse, Cenab-ı  Hakka yakın olur,her türlü zarardan korunur.
  • Bu isim “EL-KAHHAR, EL -CEBBAR,EL-MÜNTEKİM” gibi isimlerdendir.hak edenlere zarar vermek,özellikle dine musallat olanları def etmek için okunan isimlerdendir.
  •  Zulümden kurtulmak isteyen, her gün 1001 kere ” Ya Darr celle celâlühû ” ism-i şerifini okursa, maksadı hasıl olur.

El Celil



El Cebbar



“el-Cebbâr” ism-i şerîfi, günlük hayatta da kullandığımıza yakın bir anlamda; “istediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan, büyüklük ve azamet sahibi, kudret sahibi, imar eden, kullarını ıslah eden, tevbe etmeye döndürüp onları ıslah eden” anlamlarına gelir. Büyük müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ism-i şerîfin manasını kısaca şöyle ifade eder: “… Bu manada Cebbar ismi halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını gideren, işlerini düzelten ve bu konuda gereken şeyi, gereği gibi yapmakta çok iktidarlı olan hâkim manasını ifade eder.”
“Âcizi güçlendiren, güçlükleri kolaylaştıran, sabır veren, yüce olan, her şeyden üstün olup onlara hâkim ve galip olan, kendisine ortak koşulmasından da münezzeh olan” şeklindeki manalar, Allah Teâlâ’nın el-Cebbâr isminin yansıyan manalarıdır.
Allah Teâlâ kullarını iman ve amel bakımından mükellef tutmuş, bu mükellefiyetlerini yerine getirmeleri konusunda onlara vaat ve tehditlerde bulunmuştur ki bu durum onun el-Cebbâr isminin bir özelliğidir.
Bu ism-i şerîfin manasına vakıf olan mü’minler, kırılan ümitlerinin canlanması, perişanlık durumunda hâllerin izalesinin dahi Allah Teâlâ’nın halk etmesiyle gerçekleşeceğini bilirler ve O’ndan başkasından medet umarak yanlış kapıya yönelme gibi bir durumla karşı karşıya kalmazlar.
İmanın farkında olan bir mü’min, dünyanın işleyişinde cebren gerçekleşen fiilleri fark eder ve bunların nice rahmet ve hikmetlere binaen gerçekleştiğini algılar. Bu ism-i şerîfin tecelli ettiği kimseler, gıpta edilen kimselerdir. Bu (başkalarına gıpta etme) durumdan hariç olan tek kul, Peygamber Efendimiz’dir (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem). Zira onun ahlâkına, şahsiyetine herkes gıpta eder.

Faziletleri ve Zikrindeki Faydalar

Haksız yere hapse düşen bir kimse kırk gün boyunca sabah namazlarını müteakip yirmi bir defa “Yâ Cebbâr” ism-i şerîfini zikretmeye devam ederse Allâh’ın (Celle Celâluhû) izniyle hapisten kurtulur. Eğer esir alınmışsa, bu terkip vesilesiyle esaretten kurtulur. Aynı zikre aynı şekilde devam edenler eğer zulüm altındalarsa, zulmüne maruz kaldıkları zalimlerin ve gaddarların şerrinden emin olurlar.
Bu ism-i şerîfin zikrine ihlâsla ve samimiyetle devam eden kimseler, tecellilerine nail olarak herkes tarafından sevilen ve sayılan kimseler hâline gelirler. Bu ism-i şerîfi virt edinenler; insanların, cinlerin ve şeytanlarından şerlerinden emin olurlar.


El Camii

El Berr


İstanbul Üsküdar Başvaizi
“Berr” kelimesi Arapçada “itaatkâr, sadakatli, vefakâr ve iyiliksever olma” anlamına gelen “birr” kökünden türemiş bir sıfattır. Esmayıhüsnadan biri olarak “yaratıklarına karşı rahmeti, mağfireti, lütuf ve ihsanı bol” ve “söz ve haberlerinde mutlak sadık, asla yalan söylemeyen” şeklinde olmak üzere iki farklı anlam taşır. Hakikate sadakat ile mutlak iyiliğin aynı kelime ile ifade edilmesinin de dikkat çekici olduğunu belirttikten sonra bu ismin anlamındaki genişliğe de işaret etmek gerekir. Bu kelimenin aynı zamanda yeryüzünün kara parçaları anlamına geldiğine de işaret eden Ragıb el-Isfehanî kelimenin kökenindeki genişlik anlamını öne çıkararak “Berr” olmanın hayırlardaki genişlikle ilişkisine dikkatlerimizi çeker.
Berr ismi taşıdığı ikinci anlam itibarıyla de Allah Teâlâ’nın sözlerinin ve O’ndan gelen haberlerin tartışılmaz, kesin doğrular olduğunu ifade eder. Allah’ın ilmi, dolayısıyla da verdiği bilgi değişmez, zaman onu eskitmez, hiçbir zaman hükümsüz kalmaz. O bilgiden şüphe duyan kendisine yazık eder. Çünkü şaşmaz, yanılmaz, mutlak gerçek olan hakikatin kaynağından uzak düşmüş olur. Gidişatının hakikat ile örtüşme ihtimali kalmaz.
Berr, Yüce Rabbimizin asli isimlerinden olduğu cihetle kâinatta asıl olan iyilik ve hakikate sadakattir. Kötülük ve yanılgı asıl değil, arızidir. Bu ikisi iyiliğin azalması ve hakikatten sapılması sonucu ortaya çıkar. Kötülükleri asli zannetmek ve bu durumu “tanrının iyiliği” inancı ile bağdaştıramamak yüzyıllar boyunca insanları şirke sürüklemiş, günümüzde de tanrı fikrini tamamen reddetmeye sevk etmiştir. Oysa kötülük, iyiliğin azalması sonucu ortaya çıkan arızi bir durumdur.
Kur’an’da Berr
Kur’an’da “çok şefkatli ve kerem sahibi” anlamında olmak üzere sadece bir ayette ve “Rahîm” ismiyle birlikte Allah’ı tavsif eder. Berr ve Rahîm isimlerinin bir arada zikredilmesi bize, (Rahman isminden farklı olarak, Rahîm isminin ifade ettiği merhametin kulun ameline bağlı bir karşılık olmasından dolayı) Rabbimizin iyilik ve ihsanlarının biz kulların tercih ve davranışlarına bağlı olduğuna da işaret eder. Cennetliklerin, kendilerini bu konuma getiren dünya hâlleri hakkında yaptıkları sohbetin bir parçasını aktaran bu ayetin metnine baktığımızda bu vurguyu açıkça görürüz: “Gerçekten biz bundan önce ona yalvarıyorduk. Şüphesiz O iyilik edendir, çok merhametlidir.” (Tur, 52/28.)
Berr tecelli ederse
Kur’an’a göre, insanların “berr” olarak nitelenmesi, “birr/iyilik”in bütün vasıflarına tam olarak sahip olmasına bağlıdır.  Kur’an’da birr (iyilik) kavramının kapsamlı bir şekilde açıklandığı ve kimlere “iyi” denilebileceğinin açıkça ortaya konduğu Bakara suresi 177. ayete göre inanç, ibadet, güzel ahlak, fedakârlık, metanet ve sabır alanlarında eksikleri olanlar “iyi”lerden olamazlar. “İyi” denebilecek insanın bütün yönlerini kapsayan bu hususlardan hiçbiri, diğerinin yokluğunu telafi edemez.
Bu ismin tecelli ettiği kullar kendisine ihsanda bulunana fazlasıyla mukabelede bulunduğu gibi birine iyilik etmek için onun kendisine iyi davranmış olmasını beklemez; iyilik çetelesi tutmaz. Müslüman iyilik gördüğü veya beklediği için değil, iyi bir insan olduğu için iyilik yapar. Hatta kötülük yapmış olana dahi iyilikle mukabelede bulunur. İnsanların özürlerini kabul eder, onları yokuşa sürmez, ilişkileri zorlaştırmaz. İnsanlara ikram edeceği zaman kendisine en sevimli gelen şeylerden ikram eder. Bütün iyiliklerinin, Yüce Allah’ın kendisine yaptığı ikramlar sayesinde olduğunu unutmaz. İyiliklerini kendinden bilmez.
Aslında iyilik etmek, iyilik edilen kişiden çok, iyilik eden için şifadır. Kişinin kendini iyiler arasında hissetmesi onu depresif düşüncelerden korur. Bu nedenle günümüzde karşılıksız iyilik etmek, psikolojik terapi yöntemi olarak uygulanmaktadır.
Kuşeyrî, “Berr” isminin kapsadığı sırları açıklarken berr ile  “birrül valideyn” (ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunmak) arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Bu kapsamda Allah Teâlâ’nın kula iyilik ve ihsanlarının, o kulun ana babasına itaat ve ihsanına bağlı olduğunu da vurgular. Elbette bu ismin tecelli ettiği kul bütün mahlukata iyi davranır. Ancak hiyerarşik değer anlayışını kaybetmiş olan bizlerin, ana-baba, aile büyükleri, hocalar gibi üzerimizde emeği olan insanlara iyi davranmayı özellikle hatırlamamız gerekir.
Sufilere göre bu ismin içerdiği anlamları kavramış olan bir kul, Allah’ın, onun eksik ve günahlarını bağışlayıp onlara rağmen nasıl iyilik ve ihsanda bulunduğunu iyice düşünmeli ve günahlara odaklanmak yerine –Allah onları nasıl örttüyse- kendisi de kendisini bağışlayıp günahlardan doğan ezikliği sürdürmeyi bırakmalı, iyiliklerini çoğaltmak suretiyle Allah’a şükretmeye yönelmelidir. Ders almak ve bir daha işlememe azmini güçlendirmek için arada bir günahları hatırlamakta yarar vardır. Ancak bilmelidir ki sürekli hata ve eksikliklerini düşünmek kişinin iyilik ve güzellik kapasitesini yok eden bir odaklanma hatasıdır. Sürekli pişmanlık aşamasına takılıp kalanlar nefs basamaklarında yükselemezler. Üstelik bu hâl Berr olan Allah Teâlâ’nın lütuf ve ikramlarını görmeye mani olur. Kişi sırf bu yüzden dahi şükür mertebesini kaybedebilir. Hatalar istiğfarla temizlenmeli, günahlar örtülmeli, hatta unutulmalı, Allah’ın nimetlerine odaklanarak şükrünü ifa etmeye bakılmalı. Efendimizin de defalarca vurguladığı gibi insanların en hayırlısı, iyi amellerle meşgul olan, hayırlarda yarışan, kalbinde şer bulundurmayan ve hiç kimseye eziyet etmeyendir.
KAYNAK: DİYANET HABER

El Bedi

El Esmâu'l Hüsnâ Dersleri 65 (El Fâlik - El Bedî) / Mustafa İslamoğlu

5.07.2015

HİLYE-İ ŞERİF NEDİR?


Soru: Hilye-i şerif hakkında söylendiği bildirilen şu rivayet sahih midir?: “Ey kızım Fatıma ve ey ashabım, geliniz. Size vücudumun şeklini yazdırayım. Beni görmek istediğiniz vakit okuyup yüzünüze sürün, hemen beni görmüş gibi olursunuz. Ben dahi sizden razı olurum. Her kim ümmetimden olup da beni görmek istediği vakit okuyup yüzüne sürerse cehennem ona haram olur. Her kim onları yükseğe kaldırıp bakarsa ve bana muhabbetle bağlanırsa Allahu Teâla ona cehennemi haram kılar, o kişi kabir azabından emin olur. Mahşer günü çıplak olarak haşre girmez, sırat köprüsünü yıldırım gibi geçer ve benimle birlikte cennete girer. O kişi yönetici ise muradına erer. Allahu Teâla ona düşmanlarına karşı yardım eder. Bütün şeytanların şerrinden korur. Her korkusundan emin olur. Her kim bunları yanında taşırsa Allahu Teâla Adn cennetlerini ona konak yapar.”
Cevap:
Hilye; sure , şekil demektir. Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şeklini, suretini anlatan yazılara, eserlere hilye-i şerif denilmiştir. O’nun mübarek şekli ise hadislerde rivayet edilmiştir. Sorulan rivayetekaynaklarda rastlayamadık. Ancak hilye-i şerif hakkındaki diğer hadislerle beraber değerlendirince tamamen de göz ardı edilmemesi gerekir. Zayıf olsa bile, seleflerimizin Hazreti Ali efendimizden rivayet edilen diğer hadislerle beraber bu rivayetle de amel ettikleri anlaşılmaktadır. Böyle bir yönelişin neticesi olarak hilye-i şerif diye bir sanat gelişmiştir. Küçük kâğıtlara  yazarak yanlarında taşımışlar, büyük levhalara yazıp işyerlerine ve evlerine asmışlar, onun vasıtasıyla Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlamışlar ve O’na saygılarını ifade etmişlerdir. Ayrıca pek çok kerametini görmüşlerdir. Ümmetin itibar ettiği bir şeyin kaynağı zayıf olsa da o şeye, dinin esaslarına zıt olmadıktan sonra itibar edilir. Hilye-i şerifte dine zıt bir uygulama yoktur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)  mübarek şemailinin yazıldığı levhalara bakarak O’na salavat getirmek, O’na dua etmek, saygılarını ifade etmek, şirk değildir. Bilakis O en büyük peygambere ümmet olma şuurunu pekiştiren bir vesiledir.

25.05.2015

Salavat-ı Tefriciye Duası


Salat-ı Tefriciye Duası paylaşan: YunusAKSUT65

Salavat-ı Tefriciye Duası 
Bismillahirrahmanirrahim Allâhümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezi tenhallü bihil’ükadü, ve tenfericü bihil’kürabü, ve tükdâ bihil’havâicü, ve tünâlü bihir’regâibü, ve hüsnül’havâtimi, ve yüsteskal’ğamâmü bivechihil’ kerimi, ve alâ âlihi ve sahbihî fi külli lemhatin ve nefesin biaded-i külli mâ’lûmin lek.
Salavat-i Tefriciye Programı İndirin

İlk önce buradan SALAVAT-I TEFRİCİYE rar dosyasını pc'nize indirin,  ve sıkıştırılmış dosyayı çıkarın.
Öncelikle buradan NET FRAME WORK'ü bilgisayarınıza kurun ve daha sonra  Salavat-i Tefriciye  klasörü içindeki cami görüntüsündeki (Salavat-i Tefriciye) dosyasına çift tıklayın.Açılan pencereye çalıştır deyin.
Artık Salavat-i Tefriciye'yi hem öğrenmek ve dinleyerek takip etmek,kaç kez okuduğumuzuda kayıt altında tutmak mümkün.Her okuyup veya dinlerken takip ettiğimiz Salavat-i Tefriciye'yi ileri say seçeneği ile kayıt altına almış oluyoruz.Play tuşu ile okumaya ve dinlemeye başlayabilirsiniz.
ALLAH C.C bu programın hazırlanışında emeği geçenlerden,Ihsan Atasoy Hoca Efendi'den Salavat-i Tefriciye'yi okuyanlardan razı olsun,cümlemizin dualarını katında kabul etsin inşallah,AMİİİİN!.Rabbim cümlenizi ve bizleri razı olduğu kullarından eylesin İNŞALLAH!.

Salavat-ı Tefriciye Duası  Türkçe 
"Allâh’ım, kendisi hürmetine düğümler çözülen, gamlar-kederler açılan, ihtiyaçlar giderilen, isteklere, hüsn-ü hâtimelere güzel âkibetlere nâil olunan, kerem (cömertlik) sahibi yüzü-suyu hürmetine bulutların sulandığı, Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e ve onun âl ve ashâbına; her bakış ve her nefeste ve zâtinca mâlum olanların sayısınca, kâmil bir rahmet ve tam bir selâmet ihsan eyle."Bu fazilettendir ki, salavât okuyan kimsenin bütün işleri Allah tarafından kolaylaştırılır. İşleri düzgün yolunda gider. Gönül sıkıntısı olmaz. Gamı, kederi, sıkıntıları kendiliğinden kalkar. Geçim darlığı çekenlerin rızkı bollaşır, kazancına bereket gelir, geçim darlığı çekmez. Bütün duâları kabuldur. Her istek ve dileği yerine gelir. Ümid ve muradı hasıl olur.
Bu salavât, 3,5,7,11,21 veya 41 kere okunabilir. Herkes vaktine göre az veya çok okuyabilir. İsteyen 3 kere… isteyen 41 kere okur. Fazileti, sevabı buna göredir.
Çok önemli işlerin gerçekleşmesi için bu salavât (4444) defa okunur. Gelecek musibetlerden (belâ ve kazalardan) korunmak ve kurtulmak için de (4444) defa okunur. Altından kalkamadığın musibetlerin gitmesi için de aynı şekilde okunur. 
Yararlı açıklama
Salati tefriciye duasını tek başına okumak çok zor olduğundan 44 kişilik gruplar kurun ve paylaşarak okuyun. Gruplara katılan her kes her gün 101 defa tefriciye duası okuduğunda toplamda grup olarak her gün 4444 (101x44=4444) defa tefriciye duası okunmuş olur. İştirak-i âmâl-i uhreviye sırrınca manevi ortaklıklarda ortaya çıkan manevi kazanc kişi sayısına bölünmeyip, sanki gruptaki herkes her gün 4444 defa salat-ı tefriciye duası okumuş gibi sevap kazanır. Salati tefriciye duasını samimi ve inanarak okumak çok önemlidir. Çünkü dua bir nevi ibadettir, hatta kulluğun büyük bir sırrıdır. Cenab-ı Allah insanlara vermek istediği için isteme duygusunu yaratmış ve "isteyin cevap vereyim" buyurmuştur. Bu nedenle samimi olarak dua eden ve Allah'ın mutlaka cevap vereceğine inanan bir mü'min duasının karşılığını er ya da geç mutlaka görecektir.



İçindekiler

RADYO KAİNAT DİNLESİN